İran bugün Müslümanların onurunu ve şerefini koruyan bir direniş sergiliyor. Dünyanın en şerli güçleriyle savaşıyor ve en ağır bedelleri ödüyor. Üstelik saldıran değil, savunan bir ülke olarak.
İran devleti ve İran halkı adeta tarihte okuduğumuz o sahneyi yeniden yaşıyor: “Otuz bine karşı yetmiş iki kişi…”
Peygamber ailesi; kadınlar, çocuklar ve birkaç sadık yoldaştan oluşan yaklaşık 75 kişilik bir kafile hâlinde Kûfe’ye doğru yola çıkarken karşılarında 30 bin kişilik Emevî-Yezid ordusunu bulmuştu. Günlerce aç ve susuz bırakıldılar. Ardından 72’si kılıçtan geçirildi.
Bugün Alevî ya da Şiî dediğimiz Müslümanlar işte bu yası tutanlardır. Bu yastan bihaber olup tutmayanların hangi tarafta olduğundan söz etmeyeceğim. Herkes kalbine sorsun.
Bugün dünyanın en azgın güçleri, Yezit’i bile aratacak bir vahşetle İran’ın üzerine çökmüş durumdalar. Sebep ne rejimdir, ne sistemdir, ne de sadece İsrail’dir. İsrail işin bir boyutudur ama tek sebep değildir.
Asıl mesele kaynaklardır.
İran’ın sahip olduğu enerji kaynakları, bu kaynakların gelirleri ve dünya pazarına ulaşmasını sağlayan yollar… Özellikle de Hürmüz Boğazı.
Bu yüzden “Savaş bitiyor, bitecek” gibi iyimser cümlelere fazla güvenmemek gerekir. Bitti derler, masaya otururlar, anlaşırlar; fakat tam da anlaşmanın ortasında bir bakarsınız yeniden vurmuşlar.
Bugün yaşananlar sadece İran meselesi değildir. Bu, emperyalizmin dünyaya verdiği bir gözdağıdır. Bunun örneklerini daha önce de gördük.
Venezuela’nın liderini, karısıyla birlikte yatak odasında uyurken sürükleyerek götürdüler. ABD şehirlerinde, caddelerinde dolaştırdılar. Ne kadar aşağılayıcı bir tablo…
Dünya o gün şu soruyu sordu:
“Venezuela halkının hiç mi onuru yok?”
Maduro’yu seversiniz ya da sevmezsiniz. Ama saldıran emperyalistler kadar şerefsiz ve haysiyetsiz değildir. Çünkü karşı tarafta çocukları istismar eden, çocukları katleden ve kan üzerinden siyaset kuran bir düzen var.
İran’daki çocukların bile bilerek hedef alınması bunun en açık göstergesidir.
Bütün bunlara rağmen hâlâ “İran Şiidir…” diye söze girenler varsa bilsinler ki bu alçak emperyalistlerin gideceği cehenneme onlarla birlikte yürürler. Çünkü insan safını seçer ve safındakilerle aynı yere gider.
Cumhur Reis’imizin “Dinimizin adı İslam’dır” sözü son derece yerindedir. Bu söz sadece bir ifade değil, üzerinde sürekli durulması gereken hayati bir hakikattir.
Prof. Dr. Haydar Baş yıllarca şu gerçeği haykırdı:
“Şii-Sünni kardeştir, ayıranlar kalleştir.”
Artık mezhebi, meşrebi ve ırkı bir kenara bırakıp emperyalizme karşı bir bilek, bir yürek olma zamanıdır. Hatta doğrusu şudur: Bu zaman çoktan gelmiş ve geçmiştir.
Parti bağnazlığını, parti körlüğünü, mezhep bağnazlığını ve mezhep körlüğünü terk etmenin vakti gelmiştir. Yanlışları konuşmak yerine doğruları çoğaltmak ve birlik olmak zorundayız. Çünkü düşman artık kapıya dayanmıştır.
Bugün açık açık şunu söylüyorlar:
“İran’dan sonra sıra Türkiye’de.”
Irak işgal edilirken İran, sıranın bir gün kendisine geleceğini anlayabilmeliydi. Bugün İran vurulurken de Türkiye’nin aynı gerçeği görmesi gerekir.
Bu sadece İran’ın meselesi değildir. Bu, bütün bölgenin ve özellikle Türkiye’nin meselesidir.
İran’a nükleer atmasalar İran’a yenilecekler. Atsalar bile yine yenilmiş olacaklar. Çünkü Kerbelâ’da da böyle olmuştu.
Hüseyin şehit olmuştu ama yenilen Yezit olmuştu.
Bugün İran yıkılsa bile kaybeden İran olmayacaktır. İran devleti ve halkı çok sevdikleri Ehl-i Beyt’in yolunda yürüdüklerini düşünüyorlar.
Bu direniş bütün Müslüman dünyayı uyandıracak bir kıvılcım olabilir.
Tarih bir yandan direnenleri yazarken diğer yandan emperyalistlerin kulu köpeği olan yönetimleri de kaydediyor.
İran’ı Türkiye için tehdit gibi gösterenler ya cehalet içindedir ya da bilinçli birer ajandır. Bir ülke bedel öderken onun eksiklerini saymak doğru değildir.
Bugün yapılması gereken dayanışmadır.
Azerbaycan’ın İran’a gıda göndermesi bu açıdan son derece anlamlı bir davranıştır. Türkiye de benzer bir dayanışma gösterebilmelidir.
İran’ın direnişi dünyaya şu soruyu sorduruyor:
“Müslümanlık nasıl bir şey ki insanları ölüme düğün gibi götürüyor?”
İşte bu direnç kolay oluşmaz. Bu direnç doğru ve hak bir inançla oluşur. Bu nedenle Ehl-i Beyt gerçeği son derece önemlidir. Ehl-i Beyt adeta yaşayan Kur’an’dır.
Kur’an’da Ehl-i Beyt vardır. Ama Kur’an’da “Ehl-i Sünnet” diye bir kavram yoktur. Kur’an’da olan hâşâ bâtıl, olmayan mı hak olacak?
Bugün Ehl-i Sünnet diye anılan büyük imamların sözlerine bakın. Ebu Hanife Ehl-i Beyt dediği için zulme uğradı. İmam Şafi ise “Ehl-i Beyt’i sevmek farzdır” dedi.
Kur’an ise son noktayı koymuştur:
“Allah katında din İslam’dır.”
Şii-Sünni tartışmasını körükleyenler aslında direnci kırmak isteyen güçlerdir. Çünkü işgal geldiğinde ne Şii kalır ne Sünni…
Gerçek şudur: Her Müslüman Hz. Ali’yi sever.
Türkiye’de hemen her evde şu isimler vardır: Ali, Fatıma, Zeynep, Hasan ve Hüseyin… Elbette Ömer de vardır, Ebubekir de, Ayşe de.
Ali Şeriati’nin dediği gibi:
“Muhammedî Sünnilik ile Ali Şiası kardeştir.
Emevî İslam’ı ile Safevî İslam’ı gerçek İslam’a düşmandır.”
Tarihte kalan kavgaları bugün yeniden üretmenin hiçbir anlamı yoktur. Emperyalist saldırı Şii-Sünni ayırmıyor; sen neden ayırıyorsun Müslüman? Dün Çanakkale Bogazı’nda emperyalizme karsı Türk’ün yazdığı destanı, bugün Hürmüz Bogazı’nda İran yazıyor.
Atatürk bugün yaşasaydı İran’ın yanında olurdu. Çünkü o, emperyalizme karşı saf tutmayı hayatının temel ilkesi yapmış bir liderdi.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde kurduğu Sadabat Paktı bunun en açık örneğidir. Bu paktın içinde İran, Irak, Afganistan ve Pakistan vardı.
Atatürk hiçbir zaman emperyalistlerle aynı safta durmazdı. Büyük güçlerle aynı yatağa girmezdi. Bölgesel paktlar kurarak büyük güçlere lokma olmamaya çalışırdı.
Çünkü onun siyaseti basitti:
Büyük güçlere lokma olmamak.