Canlı İran örneğinden yola çıkarak konuyu anlatmaya çalışalım.
İran’da hem yönetim hem halk, ABD–İsrail saldırılarına karşı tarihte eşine az rastlanır bir direniş içindeler. İçeriden bir karışıklığa çok bel bağlayan ABD–İsrail ikilisi, tam bir hayal kırıklığına uğramış durumda.
Eğer nükleere başvurmazlarsa, İran aynı anda hem siyonizmin hem de emperyalizmin boğazını sıkmış görünüyor.
İran, “Biz mücadelemizi tüm İslam dünyası için yapıyoruz” diyor.
Bence de İran’ın savunması artık İran’ı aşmış durumda.
ABD üslerini hedef alarak ABD’yi bölgeden kovacak bir noktaya getirdi. NATO Irak’tan çekildi.
Müslüman dünyası artık ABD için güvenli değil.
Darısı Türkiye’nin başına diyelim.
Topraklarımız üzerinde ABD üslerinin olmadığı bir Türkiye’yi hayal etmek bile güzel. Vatan toprağının NATO toprağı olmadığını bizler ne zaman göreceğiz ve dünyaya göstereceğiz?
Kısmet diyelim artık…
Daha fazla bir şey diyemiyoruz.
Ancak hem İran için hem de bütün Müslüman dünya için bir tehlikeden bahsetmek istiyorum.
Daha doğrusu sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim:
Bomba ile düşmeyen İran, diyalog ile düşebilir.
Nedir bu diyalog?
Dinler Arası Diyalog.
Vatikan misyonu olan Dinler Arası Diyalog oyunu ilk defa Türkiye’de devreye sokuldu.
1998’de o zamanlar “cemaat” denilen, sonraları FETÖ adını alan yapının Türkiye sorumlusu malum olduğu üzere Gülen’di.
İşgallerden önce ya da işgallere karşı oluşacak direncin çökertilmesi için kurgulanan bu proje ne yazık ki çok sinsi şekilde faaliyetlerine devam ediyor.
Bu faaliyetin bir Papalık misyonu olduğu, FETÖ başı Gülen’in 1998’de Papa’ya verdiği mektupta da açıkça ifade ediliyordu.
Türkiye içinde Dinler Arası Diyalog, Türkiye dışında ise Medeniyetler İttifakı adıyla yürütülen bu proje aslında BOP’un halklar nezdindeki görünümüdür.
Bu faaliyet özünde Müslüman dünyaya şu mesajı veriyor:
“Dinler eşittir.”
“Yahudilik ve Hıristiyanlık da İslam gibi bir hak dindir” diyorlar.
Haşa…
“Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyiniz” şeklindeki ayetlerin ise tarihsel olduğunu, bugün geçerli olmadığını iddia ediyorlar.
Ve içeriden buldukları satılmış hoca kılıklı bazı insanlar aracılığıyla bu “diyalog” toplantılarını düzenliyorlar.
Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi’yi aynı kareye sıkıştırıyorlar.
Amaç din değil.
Hedef, Müslümanların sahip oldukları topraklar.
Yani Müslüman halklar desinler ki:
“Bunlar da bizim gibi… Bak cübbeleri var, sakalları var, ne kadar iyi insanlar.”
Dinlerini bilmeyen halklar da onlara karşı sevgi ve muhabbet beslesin.
Bir gün işgal olursa “bunlar da cennete gidiyor” algısına sahip olsunlar ve işgale karşı direnmesinler.
Veya işgalden sonra bir barış süreci olursa, bu diyalogcular sahaya sürülsün.
Vah vah…
“Biz aslında hepimiz aynı Allah’a inanıyoruz” sözleriyle algı oluştursunlar.
Emperyalizmin iyi polis rolünü oynasınlar.
Kaynakları ele geçirmek için toprakları…
Toprakları ele geçirmek için de Diyalog’u kullanıyorlar.
Aslında bu da bir savaştır.
Silahla, topla düşmeyen ülkeyi Diyalog oyunu ile düşürmek.
Prof. Dr. Haydar Baş bu misyona karşı son nefesine kadar mücadele etti ve ağır bedeller ödedi.
Irak işgal edilirken ortada görünmeyen Vatikan, “diyalog” demeyen Vatikan, işgalden yıllar sonra Irak’a geldi.
Irak yakılıp yıkıldıktan…
Milyonlarca Müslüman öldükten…
Ülke parçalandıktan sonra…
Papa Irak’a geldi.
Ne yazık ki Irak’taki bazı Şii önderleri de Papa’yı karşıladı.
Tam da diyalog hesaplarına alet olarak.
Gönül isterdi ki şu soruyu sorsalardı:
“Irak yakılıp yıkılırken neredeydiniz?”
Ama bunu yapmadılar.
Biz bu eleştirileri yaptığımızda bazı Caferi kardeşlerimiz bizi anlamak istemedi.
Bir zamanlar Gülen grubunun yaptığı gibi bizi “dar kafalılıkla” suçladılar.
Bugün görüyorum ki aynı diyalog tezgâhı İran’ı da bekliyor.
Bombalarla düşmeyen İran diyalogla düşmesin.
Açıkçası bunun emarelerini görüyorum.
Dualarımızla yanında olduğumuz İran’ı, bir Müslüman Türk olarak acizane uyarıyorum:
Füzeyle düşmedin, diyalogla düşme İran!
Sünni dünya ne yazık ki bu diyalog oyununun içinde kıvranıyor.
Şii dünyası da düşmesin bu tuzağa.
İran’ın savunması bugün dünyaya karşı bütün Müslümanların izzetini ve şerefini temsil ediyor.
Ve böyle devam etmeliler.
Oyuna gelmemeliler.
Gelirlerse çok yazık olur…
Bütün Müslüman dünya için.
Ülkeleri insan vücuduna benzetecek olursak, virüslere ve mikroplara karşı vücudun bir öz savunması vardır.
Bu savunma çökerse vücut teslim olur.
Ve insan ölür.
Müslüman’ın öz savunması inancından kaynaklanır.
“Sadece İslam hak dindir” imanı…
“Allah katında din İslam’dır” ilahi beyanı…
Diyalog’un önündeki en büyük engeldir.
Bunu çeşitli programlarla ve misyonerlik faaliyetleriyle aşmaya çalışıyorlar.
Hem de hoca kılıklı satılmışlarla.
Diyalog, HIV virüsü gibidir.
HIV (İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü), vücudun savunma mekanizması olan bağışıklık sistemine saldırarak vücut direncini zayıflatır.
Sonunda vücut teslim olur.
Bugün Türkiye’de de bu diyalog misyonuna hizmet eden cemaat ve tarikatlar vardır.
Özellikle yurt dışında mescitlerin önemli bir kısmı bu anlayışın eline geçmiş durumdadır.
Kim camilere papazlar getiriyor, ortak programlar düzenliyorsa bilin ki bu misyonerlik faaliyetidir.
Programdan sonra okun yaydan çıktığı gibi İslam’dan çıkmış olurlar.
Ama çoğu bunun farkına bile varmaz.
Geçtiğimiz günlerde Kanal 14’te izlediğim bir programda bir papaz vaaz veriyordu.
Göğsünde büyük bir haç vardı.
Konuşmasının arasında güzel sesli biri Kur’an okuyordu.
Salonda oturan Müslümanlar, kara cübbeli, sakallı bu Papazı alkışlıyorlardı.
Ardından sarıklı cübbeli bir Şii hoca konuştu.
Büyük bir salon programı…
O an içimden şu geçti:
Eyvah… Diyalog, Sünnilerden sonra Şiileri de buldu.
Peygamberimizin “Din konusunda Ehl-i Kitab’a soru sormayınız” uyarısını dinlemeyen Müslümanlar(!), “imanınızdan sonra sizi kafir yaparlar” Nebevi uyarısını, duymak zorundalar.
Henüz Mübahale ayeti gelmeden önce yaşanan tarihi bir olayı hatırlayalım.
Bir grup Necranlı Hıristiyan, Peygamberimizle görüşmek için Medine’ye gelir.
Selam verirler.
Allah Resulü selamlarını almaz.
Gün boyu konuşmaya çalışırlar ama Peygamberimiz onlarla konuşmaz.
Bunun üzerine Osman bin Affan ve Abdurrahman bin Avf’a giderler.
Onlar eski ticaret ilişkileri olan kimselerdir.
“Peygamberiniz bize mektup yazdı. Biz de geldik. Selam verdik ama selamımızı almadı. Gün boyu konuşmaya çalıştık fakat konuşmadı. Sizce tekrar gidelim mi yoksa geri mi dönelim?” diye sorarlar.
Orada bulunan Hz. Ali’ye dönerler.
Hz. Ali şöyle der:
“Üzerlerindeki süslü cübbeleri, altın yüzükleri ve haçlarını çıkarsınlar. Peygamber’e öyle gitsinler.”
Necran heyeti bunu yapar.
Süslü cübbelerini, haçlarını ve yüzüklerini çıkarırlar.
Sıradan insanlar gibi giyinirler.
Peygamberimizin huzuruna gelirler.
Selam verirler.
Bu kez Allah Resulü selamlarını almaz ve ama onları kabul eder.
Ardından İslam’a davet eder.
Onlar ise direnirler.
“Biz sizden önce Müslümandık” derler.
Peygamberimiz şöyle buyurur:
“Hayır, siz üç sebepten Müslüman olamazsınız:
Haça tapıyorsunuz,
domuz eti yiyorsunuz,
Allah’a oğul isnat ediyorsunuz.”
Her şey ortada…
Şii ve Sünni kardeşlerim…
Yani Müslüman kardeşlerim…
Konuyu kıyamete kadar değişmeyecek ölçüyü ortaya koyan Mübahale Ayeti ile bağlayalım:
“Sana gelen bu hak ilimden sonra artık her kim seninle münakaşaya kalkarsa de ki:
Öyleyse gelin; oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendilerimizi ve kendilerinizi çağıralım.
Sonra gönülden dua edelim ve Allah’ın lanetinin yalancıların üzerine olmasını dileyelim.”