ABD İran’la Savaşmayacak

Ahmet Hakan ve ekibi üzülecek ama ABD’nin İran’a doğrudan ve topyekûn bir saldırı gerçekleştirmesi mevcut şartlarda son derece düşük bir ihtimaldir.

En fazla ne olur? Karizma çizdirmemek adına, kontrollü ve “ölçülü” bir karşılık verir. Simgesel hedefler, önceden boşaltılmış noktalar… Kasım Süleymani’nin şehadetinden sonra İran’ın, haberli şekilde boş bir ABD üssünü vurması gibi. Mesaj verilir ama savaş başlatılmaz.

Çünkü savaş kolay bir karar değildir. Hele ki devlet aklı söz konusuysa…

ABD için askerî operasyon bir refleks olabilir; fakat İran için topyekûn savaş, binlerce yıllık devlet geleneğinin süzgecinden geçirilmeden alınacak bir karar değildir. Fars aklı hesap yapar. Uzun vadeli düşünür. Bekler. Zamanı geldiğinde hamle yapar.

Unutmayalım: İran 2500 yıllık bir devlet geleneğine sahip. ABD ise tarih ölçeğinde oldukça genç bir aktör… Bu fark, kriz anlarında karar alma biçimini de belirler.

Peki, ABD neden “vurdum-vuracağım” noktasından geri çekildi?

Asıl soru budur.

Çünkü mesele yalnızca İran değil. Çin faktörü devrededir.

ABD’nin en büyük belirsizliği şudur: Çin, İran’a hangi teknolojiyi verdi? ABD bundan tam emin değil. Hayalet uçakları dahi tehdit edebilecek savunma sistemleri Çin’in envanterinde mevcut. Bu sistemlerin İran’a hangi ölçüde aktarıldığı sorusu, Washington’da ciddi bir soru işaretidir.

Rusya bazı destekler vermiş olabilir; ancak Moskova’nın temkinli davrandığı açıktır. Çin ise daha stratejik hareket eder. Venezuela’da yaşanan gerilimler ve ekonomik hesaplaşmalar sonrası Pekin’in, ABD’ye doğrudan değil ama dolaylı bir denge kurma arayışında olması şaşırtıcı değildir.

Siz Çin olsanız, ABD’yi doğrudan karşıya almadan, onun bölgesel hesaplarını zorlaştıracak bir denge kurma fırsatını kaçırır mıydınız?

Ancak burada başka bir gerçek daha var: Çin doğrudan savaş istemez. Çin’in savaş doktrini ekonomi ve teknoloji üzerinden yürür. Uzun vadeli yıpratma ve stratejik kuşatma esastır.

Rusya’ya gelince…

Rusya, Çin konusunda asla tam güven pozisyonunda değildir. Tarihsel refleksleri ve jeopolitik korkuları vardır. Günün sonunda Moskova’nın tercihinin Batı ile denge kurmak yönünde olma ihtimali küçümsenmemelidir. Bu detayı bir kenara yazalım; ileride daha net konuşacağız.

İran meselesine dönersek…

Her akşam ekranlarda “bu gece başlıyor” diyenler olabilir. Ancak o gece gelmedi. Ve mevcut tabloya bakıldığında, gelme ihtimali de zayıf görünüyor.

İnşallah hiç gelmez.

Çünkü İran bizim komşumuzdur. Müslüman bir ülkedir. Nüfusunun önemli bir bölümü Türk’tür. İran’da çıkacak büyük bir savaş, sadece İran’ı değil Türkiye’yi de doğrudan etkiler. Bölgesel istikrarsızlık, sınır güvenliği, enerji hatları, göç dalgaları… Hiçbiri bizi teğet geçmez.

İran zayıflarsa sıra Türkiye’ye gelmez mi?
Bu ihtimal masadan tamamen kalkmış değildir.

Hükümetin eksikleri olabilir; fakat İran konusunda doğrudan çatışmaya sürüklenmemek yönündeki politika, mevcut jeopolitik tabloda rasyoneldir. Mesele bunu sürdürülebilir kılabilmektir.

Konu sadece Çin silahı da değil.

İran’ın verdiği mesaj net:
“Ben savaş istemiyorum. Müzakereye hazırım. Ama varlığıma yönelik bir tehdit oluşursa savaşırım.”

İsrail ile yaşanan 12 günlük gerilim, bir tür karşılıklı yoklamaydı. İran istihbarat zaafları yaşasa da caydırıcılık kapasitesini gösterdi. “Beka tehdidi oluşursa karşılık veririm.” mesajını sahada verdi.

Bu mesaj Washington’da da, Tel Aviv’de de dikkatle not edildi.

ABD açısından temel sorun şu: İran ile kara savaşı neredeyse imkânsızdır. Hava saldırıları ise sınırlı sonuç üretir. Bu süreçte İsrail’in güvenliği ciddi risk altına girer. İran’ın füze kapasitesi küçümsenecek düzeyde değildir. Hürmüz Boğazı ise küresel ekonomi için hayati bir koz olarak Tahran’ın elindedir.

Dolayısıyla savaş kararı sadece askerî değil, ekonomik ve küresel dengeleri sarsacak bir kumardır.

Bu şartlar altında ABD’nin temkinli davranması rasyoneldir.

Eğer tüm bunlara rağmen bir savaş çıkarsa, bunun sonucu öngörüldüğü gibi olmayabilir. İran’ın uzun süreli ambargolara rağmen ayakta kalabilmiş olması bile başlı başına bir direnç göstergesidir. Böyle bir senaryoda İran’ın bölgesel liderlik iddiası güç kazanabilir.

Elbette İran’ın hataları yok değil. Ermenistan politikası başta olmak üzere Türkiye’yi rahatsız eden birçok başlık vardır. Bunlar ayrıca konuşulmalıdır.

Ancak küresel denklemde tercih yapılacaksa, mesele kişisel sempati değil; stratejik gerçekliktir.

Türkiye açısından asıl mesele şudur:

Dünya yeniden bloklaşıyor. Büyük güç rekabeti sertleşiyor. Üçüncü bir dünya savaşı ihtimali artık akademik bir tartışma değil; stratejik planlamaların konusu.

Bu noktada Türkiye, Atatürk’ün İkinci Dünya Savaşı öncesinde kurduğu denge siyasetini ve pakt modelini yeniden düşünmelidir. Sadabat Paktı ve Balkan Paktı benzeri bölgesel güvenlik iş birlikleri artık bir nostalji değil, ihtiyaçtır.

Türkiye yalnız kalamaz. Paktsız, hazırlıksız ve stratejik derinlikten yoksun bir konum, büyük güç rekabetinde ciddi risk üretir.

Türkiye’nin öncülüğünde, bölgesel savunma mimarisinin güçlendirilmesi; Pakistan gibi nükleer kapasiteye sahip dost ülkelerle güvenlik koordinasyonunun artırılması artık bir tercih değil, devlet refleksi meselesidir.

Jeopolitik duygusallık kaldırmaz.
Ama hazırlıksızlık hiç kaldırmaz.

 

ABD İran’la Savaşmayacak
Başa dön