
İnsan bazen susarak sınanır, bazen konuşarak. Ben uzun zamandır susmayı tercih ettim; çünkü sabır, hem aklın hem imanın gereğidir. Ama geldiğimiz noktada, susmak artık erdem değil, vebal olurdu. Bu yüzden bugün konuşmak bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Bu hareketin bir ruhu, bir hafızası ve alın teriyle, gözyaşıyla, fedakârlıkla büyümüş bir meşruiyeti var. Kimse, ama hiç kimse, bu mirası üç kişinin ihtirasına, iki kişinin korkaklığına, bir kişinin karanlık hesaplarına heba edemez. Bu dava kimsenin oyuncağı değildir.
Ben o yüzden yine kişilere değil, ilkelere konuşacağım.
Çünkü kişi gider, ilke kalır.
Kişi yanılır, ilke sapmaz.
Ve ben sapmayanın yanındayım.
Bir:
Liyakat ilkesine ters düşen hiçbir yapı ayakta kalamaz.
EHİL OLMAYANIN YÖNETTİĞİ HER YER, ER YA DA GEÇ ÇÖKER.
Ehliyetin olmadığı yerde adalet bozulur; adaletin bozulduğu yerde de dava diye bir şey kalmaz.
İki:
Aileye, özel hayata, kutsala uzanan her saldırı kırmızı çizgidir.
Bir hareket aileyi koruyorsa yükselir; aileyi dağıtıyorsa çöker.
Kimse bu çizgiyi geçemez. Geçen, davaya ihanet eder.
Üç:
Şeffaflık olmadan dava olmaz.
Kararlar kapalı kapılar ardında veriliyorsa, süreçler üç-beş kişinin keyfine göre yönetiliyorsa, orada dava bitmiş; geriye sadece tabelası kalmış demektir.
Dört:
Bu hareketi kirleten herkes karşısında kalemimi bulur.
Ben kimsenin şahsıyla uğraşmam; ama yapılan yanlışla, karakter zafiyetiyle, dava düşmanı davranışla uğraşırım.
Sözüm kişiye değil; yanlışa, çürümeye, kire ve fitneye.
Beş:
Kimse bu davayı kişisel ihtiraslarına oyuncak edemez.
Makamlara tutunanlar, menfaatine sarılanlar, günübirlik ittifaklarla yol yürüyenler bilsin:
“Bugün güç gibi duran şey, yarın çöküşün enkazı olur.”
Ben bu ilkelerden geri adım atmam.
Duruşum şahsa bağlı değil; davanın temiz kalmasına bağlıdır.
Sözüm serttir çünkü hakikatin yüzü serttir.
Sükûnetim zayıflıktan değil; gücün nerede durduğunu bilmemdendir.
Ve herkes şunu çok iyi bilsin:
Ben hakikatten taviz vermem
Gerektiğinde susarım, gerektiğinde konuşurum ama ilkeyi asla terk etmem.
Vakti geldiğinde herkes durduğu yerde görünecek.
Benim yerim başından beri bellidir.
İslam tarihinde Küfelilerin bir tavrı vardır. Onlar Hz. Hüseyin’e “yanındayız” diye mektup yazdılar ama korkaklıkları ve menfaatleri yüzünden sözlerinden döndüler.
Bugün İslam’ın Kerbela çölüne gömülmesinin ardındaki en büyük iki virüs de hâlâ aynıdır:
KORKAKLIK ve MENFAAT.
Herkes Yezid’e bakarken karşısındakini görmek ister; Hüseyin’e bakarken kendini.
Ama hakikat çok daha yalındır:
Yezid sıfatına sahipsen, adın Hüseyin olsa ne yazar?
Belirleyici olan unvan değil; ahlaktır, duruştur, eylemdir.
Hiçbir hareket, hiçbir fikir ve hiçbir dava, birilerinin hevesine, kompleksine veya ihtirasına hizmet etmez; ederse, o çöküşte herkesin payı olur. Kerbela’da sadece Yezid değil, Küfe’nin menfaatperestleri de sorumluydu.
Hz. Ali’nin sözü bir gerçeği hatırlatır:
“Bir köyde bir kişi açlıktan ölse, bütün köy katildir.”
Demek ki yanlış karşısında susan, fitneye alkış tutan, zulme rıza gösteren herkes sorumludur.
Ve unutulmamalıdır:
Hareketleri yaşatan fikirlerdir; fikirleri yaşatan ise düzgün duruşlardır.
Duruş ölürse hareket ölür.
Hareket ölürse fikir ölür.
Fikir ölürse toplum ölür.
Millet mefhumu çöker.
Ben işte bu çöküşe izin vermemek için, bugüne kadar uğraş verdim.
Dava temiz kalacaksa, ilkelerle kalacak.
Ve o ilkelerin sahibi değil, bekçisiyim.