6 Yılın Ardından – 2

 

ABD’nin dolarıyla oynamak, şüphesiz ABD’nin düşmanlığını kazanmaktır.
Çünkü ABD ordusunun birinci görevi doları korumaktır.

Ama bu kez…

Doları koruyamadılar.

Haydar Baş’ın Milli Paralarla Ticaret tezine karşı koruyamadılar.

Baş Hoca bu ekonomi tezini 2005 yılında yazdı.

Rusya ise 2013 yılında Duma’da Haydar Baş’ı ağırlayarak bu tezi benimsediğini dünyaya ilan etti.

Çünkü ABD’yi süper güç liginden indirecek silah,
ülkelerin milli paralarıyla ticaret yapmalarıydı.

Rusya, Haydar Baş’ın tezini uygulayan bir ülke hâline gelmişti.

İran ve Çin başta olmak üzere birçok ülkeyi milli paralarla ticarete ikna etmeye çalışıyordu.

Türkiye’de yok sayılan, görmezden gelinen Haydar Baş düşüncesi,
dünyada iktidar olmaya başlıyordu.

Bu tabloyu ABD’nin sessizce seyretmesi beklenemezdi.

Çünkü mesele artık yalnızca ekonomi değildi.

Mesele, küresel güç dengeleriydi.

Türkiye’de birine bir şey yapılacaksa bunun çeşitli yolları vardı.
Bunlardan biri de Pensilvanya yapılanmasıydı.

Zaten Haydar Baş, 1998 yılında bu hareketin başındaki isme bir mektup yazarak şöyle uyarmıştı:

“Gittiğin yol Müslüman Türk’ün yolu değil, Müslüman yolu hiç değil.
Kendine gel.”

Sonrasında yaşananlar, Haydar Baş’ın bu yapı eliyle ama iktidar imkânlarıyla ciddi baskılara maruz kaldığını gösteriyordu.

Çok çile çekti…

Hayatını yazdığım eserde bu süreçlere geniş yer verdim.
İsteyenler oradan okuyabilirler.

Haydar Baş açık bir hedefti.

Susurluk’ta bir kumpasla ortadan kaldırılacağına dair ciddi gelişmeler yaşandı. O gün arabayı yanlış yöne süren kişi, bugün de aynı istikamette yol almaya devam ediyor.

Neyse…

Konumuz bu değil.

Devam edelim.

Haydar Baş zaman zaman şöyle diyordu:

“Susurluk’ta beni öldüreceklerdi.”

Bunu açıkça söylüyordu.

Ama ne iktidar ne muhalefet bu sözlerin üzerinde durdu.

Hatta kendi çevresinde bile bu sözlerin ciddiyeti tam olarak anlaşılmadı.

Çünkü insanlar dünyada neler olup bittiğini göremiyordu.

Hocam, Susurluk’ta bir tertip gördüğünü söylüyordu.

Ama pek kimse duymadı.

Peki, sonra ne oldu?

İçerden bazı aparatların varlığına dair ciddi şüphelerin bulunduğu bir dava süreci ile Haydar Baş neredeyse on yıl boyunca meşgul edildi. Kendi ifadesiyle “sokağa çıkacak durumum kalmadı” demişti.

Adeta yirmi yıl birden ihtiyarladı.

Şahadetinden üç hafta önce atılı tüm suçlamalar düştü ve beraatini aldı.

Ve o beraatten kısa süre sonra bu dünyadan ayrıldı.

Eğer beraat ettikten sonra altı ay ya da bir yıl daha yaşayabilseydi, o süreçte, işin içerdeki aparatları deşifre olacaktı diye düşünüyorum.

Çünkü hocam bir söz söylemişti:

“Bu davayı bana bu arkadaş açamaz.”

Aslında bizim, gerçek faili görmemizi istiyordu.

Ama olmadı.

Gören gördü.

Görmek istemeyen de görmedi.

Ben ise başından beri bu işin arkasında kimlerin olabileceğine dair bazı kanaatler taşıyordum.

Bunu ilgili kişiye de açıkça söylemiştim:

“Seni kimlerin zengin ettiğini bildiğimi düşünüyorum.
Bu dava sürecinin arkasında senin olduğuna dair ciddi şüphelerim var.
Hocamı bu kadar yormanın da bir hesabı olmalı.”

Telefonu yüzüme kapatmıştı.

Bizim beş yılımız adliye koridorlarında geçti.

Hocam yargılanırken bu beyefendi, ortada yoktu.

Zaten olması da mümkün değildi.

Ama kendisini başka bir adliye koridorunda gördüm.

Hem de “çocuk iade” davasında…

Not ettik bunu elbet. Cami duvarına, ikinci kez pisledi. Tekrar ‘neyse’ diyelim.

Epstein dosyaları dünyaya saçılırken,
küresel korona süreci ile ilgili tartışmalar da gün yüzüne çıkmaya başladı.

Dünya nüfusunu azaltmaya yönelik küresel planlar,
laboratuvar tartışmaları,
aşı tartışmaları…

Her şey konuşulmaya başladı.

Benim kanaatime göre korona süreci, Haydar Baş’ın hayatında da son derece kritik bir döneme denk gelmiştir. Küresel tertibin, hedefi, Haydar Baş’tı.

Evet…

Ülkemizde çok insan hayatını kaybetti.

Allah hepsine rahmet eylesin.

Ama ben  iç ve dış güçlerin ortak tertibi ile Haydar Baş’ın şehit edildiğine inanıyorum.

Bunu bugün söylemiyorum.

Haydar Baş’ın vefatından beş yıl önce, yakın çevreme hocamın büyük bir tehdit altında olduğunu söylemiş bir insanım.

Hastaneye yatırıldığında da birçok arkadaşı arayıp şunu söyledim:

“Hastane ortamı hocam için risklidir.”

Bunu doğrulayacak insanlar vardır.

İsteyenler “Prof. Dr. Haydar Baş – Hakikate Adanmış Hayat” adlı eserimde bu süreçleri detaylı okuyabilirler.

Prof. Dr. Haydar Baş’a gerçekten gönül vermiş insanların
Haydar Baş dışında kimseye borcu yoktur. Hocam bir emanet bırakmadı çünkü buna zamanı olmadı. Ama yürünecek bir yol bıraktı, fikir ve mücadele bıraktı. Ne ailesinden, ne de arkadaşlarından, kimseyi bırakmadı. Şu işaret bu işaret, hepsi şehir efsanesi ve de uydurmadır.

Yaşar Nuri Hoca bir konuşmasında şöyle demişti:

“İslam, Kerbela çöllerine Hz. Hüseyin ile birlikte gömülmüştür.”

Ben de benzer bir tespiti Prof. Dr. Haydar Baş için yapıyorum:

Prof. Dr. Haydar Baş; tezleriyle, görüşleriyle, mücadelesiyle ve duruşuyla birlikte
14 Nisan 2020’de Şehitlik Tepesine gömülmüştür.

Ne yazık ki…

Ne ailesi,
ne arkadaşları,
ne partisi,
ne de teşkilatı bu olayın üzerine gerektiği kadar gitmemiştir.

Sokaktaki insan bile bazı şeyleri sorgularken,
yıllarca yanında durduğunu sandıklarımızın sessiz kalması düşündürücüdür.

Vefatının dördüncü günü
“vefatla ilgili çatlak ses çıkar” diye televizyondan atılmıştım.

Sekiz ay sonra da gazete ve partiyle bütün bağım kesildi.

Oysa ben bunların olacağını önceden söylemiştim.

Araç sadece Susurluk’ta değil,
14 Nisan’dan sonra hep yanlış istikamette sürüldü.

Kurumlar ele geçti.

İzler silindi.

Anladınız mı?

Emriyle yazmış olduğum kitabın neden parti yönetimi tarafından yasaklandığını…

Hocamın kurumları diye sizlerden yardım istenir ama o kurumlara onun hayatını anlatan eser giremez. Parti yönetimi, kabri başına insanlar gitmesin diye, illerde, uyduruk anma programları düzenlemeye devam ediyorlar.

İşin acı tarafı şu:

Bu beyler bunu kendi iradeleriyle yaptıklarını sanırlar.

Ama çoğu zaman kullanılan kişi, kullanıldığını anlamaz.

İslam dünyasında peş peşe önemli liderler öldürüldü.

Önce Kasım Süleymani öldürüldü.
Bu sadece bir komutanın ölümü değildi.

İran’ın sahadaki aklıydı.

Sonra Hasan Nasrallah…

O da sadece bir lider değildi.

Lübnan’daki direnişin sembolüydü.

Nasrallah gittiğinde yalnızca bir insan ölmedi.

Bölgedeki dengeler sarsıldı.

Bir süre sonra iki ülke birden düştü.

Suriye ve Lübnan…

Dikkat çekici olan şudur:

Süleymani ile Nasrallah arasında bir kişi daha daha şehadete yürüdü ama “korona”dan:

Haydar Baş…

Füzeyle şehit edileni anlamak kolaydır.

Ama bazen tarihin en büyük operasyonları
kurşunla değil, başka yollarla yapılır.

Bu yüzden soruyorum:

Füzeyle şehit edileni anlıyoruz da,
‘korona tertibi ile şehit edileni neden anlamıyoruz?

Atatürk de benzer şekilde hayatını kaybetmedi mi?

Sağlık…

İnsanın en zayıf anıdır.

Mustafa Kemal Atatürk son günlerinde şöyle demişti:

“Beni Türk hekimlerine emanet ediniz.”

Ama tarih kitaplarında yazan bir gerçek vardır:

Atatürk’e 39 şişe kinin verilmiştir.

Cephede değil…

Hastanede öldü.

Tarih bazen büyük insanları savaş meydanlarında değil,
hastane odalarında kaybeder.

Gözümüzü açarsak bunu görürüz.

En azından o büyük insana şehitliği yakıştırın.

Çünkü insanlar yaşadıkları gibi ölürler.

Ve Haydar Baş bir gün şöyle demişti:

“Ehl-i Beyt’in başına gelen daha benim başıma gelmedi.”

Geldi hocam…

14 Nisan’da geldi.

Ehl-i Beyt’in başına gelen, senin başına geldi.

Ve unutmayalım:

Bazı insanlar sadece ölmez.

Bir fikirle birlikte toprağa girerler.

Ama tarih göstermiştir ki…

Hakikat toprağa gömülmez.
Sadece bir süre sessiz kalır.

Ve son sözüm şudur:

Benim mücadelemi anlayın.

Bu konuda başından beri yalnızım.

Ama ne yazık ki bazıları beni okuyor,
ama yalanlara inanmayı tercih ediyor.

Ben yalnız kalmaktan korkmam.

Yanlış olmaktan korkarım.

 

6 Yılın Ardından – 2
Başa dön