Kaynaklarda “mücahid-gazi, alp-eren, gazi-derviş, mübarek zat, ermiş” gibi sıfatlarla anılan Sarı Saltuk, Anadolu ve Rumeli’nin Türkleşmesi ve İslâmlaşmasında derin izler bırakmış öncü şahsiyetlerden biridir.
Osmanlı’nın askerî fethinden önce Balkanlar’a giden gönül erlerinden biri olarak, kılıçtan önce irfanı, kuvvetten önce hikmeti taşımıştır.
O, toprak fethetmeden önce gönül fethedenlerdendir.
Sünnî, Alevî ve Bektaşî çevrelerce benimsenmesi; onun dar bir zümrenin değil, milletin ortak hafızasında yer ettiğini gösterir. Bu ortak hafızanın temelinde Hacı Bektaş-ı Velî’nin temsil ettiği EHL-İ BEYT çizgisi vardır. Sarı Saltuk, menkıbelerde Hacı Bektaş’ın Rumeli’ye gönderdiği bir alperen olarak anılır.
Bu yönüyle o, Horasan’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlar’a uzanan Ehl-i Beyt muhabbetinin taşıyıcısıdır.
Bu bir tarikat meselesi değil,
bir irfan silsilesi meselesidir.
Sarı Saltuk’un hayatı daha çok menâkıbnâmelerde anlatıldığı için tarihî kimliğini kesin çizgilerle belirlemek zordur. Ancak eldeki veriler, onun XIII. yüzyılda yaşadığını ve 1290’lı yılların sonunda Dobruca’da vefat ettiğini göstermektedir. En eski ve mühim kaynaklardan biri, 715 (1315) yılında kaleme alınan İbnü’s-Serrâc’ın Tüffâhu’l-Ervâh adlı eseridir. Bu eser, Sarı Saltuk’un ölümünden kısa süre sonra yazılmış olması bakımından önemlidir. Daha sonra Cem Sultan’ın teşvikiyle Ebülhayr-i Rûmî tarafından kaleme alınan Saltuknâme, onun hayatını ve menkıbelerini derli toplu şekilde aktaran temel kaynaktır.
Demek ki Sarı Saltuk yalnızca halk anlatılarının değil, erken dönem tarihî kayıtların da şahididir.
Rivayetlere göre Sarı Saltuk, Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykâvus ile birlikte bir grup Türkmen’le Dobruca’ya geçmiş ve burada irşad faaliyetlerine başlamıştır. Bölge, o dönemde Türk-Müslüman unsurların da bulunduğu stratejik bir coğrafyaydı. Sarı Saltuk burada tekke ve zâviyeler kurarak hem Türkmenleri bir arada tutmuş hem de yerli halkla temas kurmuştur.
Bu faaliyet, basit bir göç hareketi değildir.
Balkanlar’ın manevî altyapısının inşasıdır.
Ehl-i Beyt sevgisiyle yoğrulmuş bir gönül inşasıdır.
Hayatı etrafında teşekkül eden menkıbeler onu yalnızca bir gazi değil, keramet sahibi bir eren olarak tasvir eder. Hızır’ın himmetiyle Karadeniz’i geçtiği, farklı dillere ve dinlere vâkıf olduğu anlatılır. Bu rivayetler tarih ile efsanenin iç içe geçtiği bir alan oluştursa da, Sarı Saltuk’un geniş bir etki alanına sahip olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Onun Balkanlar’da ve Anadolu’nun birçok yerinde makam ve türbelerinin bulunması, halk nezdindeki karşılığının en somut göstergesidir.
Bir isim düşünün ki;
Romanya’da var, Arnavutluk’ta var, Kosova’da var…
Tunceli’de var, Diyarbakır’da var, İznik’te var.
Bu, sıradan bir tarihî şahsiyetin izi değildir.
Bu, bir medeniyet hafızasının izidir.
Dobruca’daki Babadağı Sarı Saltuk kültü, II. Bayezid döneminde bir külliye ile taçlandırılmıştır. Devlet aklı, onun temsil ettiği manevî gücü görmüş ve sahiplenmiştir.
Balkanlar’daki birçok Türk ailesinin kendisini Sarı Saltuk silsilesine nispet etmesi dikkat çekicidir. Nitekim bazı araştırmalarda, Selanik ve çevresindeki aileler üzerinden Atatürk’ün dedesi Kızıl Hafız’ın da Sarı Saltuk’un torunlarından olabileceğine dair ihtimaller dile getirilmiştir.
Bu kesin bir tarih hükmü değildir.
Ancak şu gerçeği düşündürür:
Mustafa Kemal’in çıktığı Balkan coğrafyası, Sarı Saltuk irfanıyla yoğrulmuş bir coğrafyadır.
Ehl-i Beyt sevgisinin, alperen ruhunun, gaza ve irfan dengesinin yaşadığı bir coğrafya…
Sarı Saltuk’un hangi tarikata mensup olduğu tartışmalıdır. Bektaşîlik, Kalenderîlik veya Rifâîlik ile ilişkilendirilmiştir. Ancak görünen odur ki o, kalıplara sığmayan bir gönül adamıdır. Farklı mezhep ve meşreplerce benimsenmesi, onun kapsayıcı bir irfan dili geliştirdiğini göstermektedir.
Onu tek bir etiketle açıklamak mümkün değildir.
Çünkü o, bir etiket değil;
bir yürüyüştür.
Vefatıyla ilgili rivayetlerde birden fazla tabut hazırlanmasını vasiyet ettiği ve farklı beldelere makamlarının dağıldığı anlatılır. Bu sembolik anlatım, onun bir coğrafyaya değil, bir medeniyet tasavvuruna ait olduğunun ifadesidir.
Sarı Saltuk tarih ile menkıbe arasında duran bir alperendir. Onu yalnızca efsane saymak ne kadar eksikse, sadece tarihî bir figür olarak görmek de o kadar yetersizdir.
O, Ehl-i Beyt muhabbetini Balkanlara taşıyan, gönülleri fethederek coğrafyayı vatanlaştıran bir öncüdür.
Sarı Saltuk bir isim değildir.
Bir irfan zinciridir.
Bir millet mayasıdır.
Bir gönül fethidir.