11 Nisan 2020’de Türkiye’de tam bir karantina uygulandı.
Sokağa çıkma yasakları vardı.
Ve ilginçtir…
Türkiye’de bir mahalle adeta muhasara altına alındı.
Prof. Dr. Haydar Baş’ın vuslatına üç gün vardı.
Muhasara altına alınan mahalle ise çok ilginçtir ki
Baş Hoca’nın mahallesiydi…
Ailesi ve yakın dostları dışında, hastanede olduğunu bilen pek yoktu. Sonradan haberler yapılmaya başlandı, bir şeyin hazırlığı niteliğinde…
Türkiye genelinde karantina başlamıştı.
Bir şehirden başka bir şehre gitmek valilik iznine bağlanmıştı.
Ben en son 24 Mart’ta yanından, ayrılmıştım. Gayet iyiydi, hiç bir şeyi yoktu.
Hastaneye yatırıldığını duyunca, büyük korkulara kapıldım ve ‘eyvah’ dedim
Trabzon’daki bazı arkadaşları aradım ve uyardım:
“Hocamın sağlığı kadar güvenliği de önemlidir.
Aman dikkat edin…”
Fakat aradığım kişiler benim hissettiğim endişeyi taşımıyordu.
Bu yüzden uyarılarım onlara biraz garip gelmişti.
“Silah taşıma ruhsatı olan arkadaşlardan bir grup oluşturalım.
Hocamın bulunduğu koridorda bulunalım” dediğimde,
ağabey olarak gördüğümüz bir beyefendi,
bana adeta azarlar gibi konuşmuştu.
Aradıklarımdan sonuç alamayınca, son olarak güvendiğim bir dostumu aradım. Ve “hocamın güvenliği, sağlığından daha önemli” dedim
O da bana sadece şunu söyledi:
“Seni anladım. Sen merak etme.”
Sanırım 12 Nisan günüydü.
Üstadımız,
“Neredesiniz oğlum, neden burada kimse yok?” diye sorduğunda,
bu arkadaş kendi elleriyle yaptığı İskender kebabını hocama ikram ediyordu.
İştahı yerindeydi.
Sapasağlam görünüyordu.
Hatta ertesi gün taburcu olmayı konuşuyorlardı.
Daha önce
“Burada tedavi edip evinize göndereceğiz” diyen hastane yönetimi ise
ne hikmetse 12 Nisan’dan itibaren
devlet hastanesine sevk edilmesi gerektiğini, söylemeye başladı.
Ve 13 Nisan’da gitmeye mecbur bırakıldı.
Bu sırada “korona tedbirleri” adı altında mahallesinde öyle uygulamalar vardı ki…
Evine giren bir daha dışarı çıkamıyor,
dışarı çıkan bir daha evine giremiyordu.
Her taraf polisle çevrilmişti.
13 Nisan günü bazı televizyon kanallarında
“Haydar Baş öldü” haberleri yapıldı.
İşte o an…
İçimdeki şüphe daha da büyüdü.
Çünkü hayatta olan bir insana
“öldü” deniliyordu.
Korona’dan öldüğü söylenen insanlar önce entübe edilirlerdi.
Ama konuşan, talimat veren bir insana
bir gün önceden “öldü” haberleri yapılmıştı.
Adeta bir deneme sürüşü gibi…
Ve ertesi gün…
14 Nisan sabahı saat 08.00’de
“Haydar Baş öldü” haberleri tekrar yayımlandı.
Bu kez gerçekti.
Ömründe neredeyse hiç yalnız kalmamış bir insan…
Bir hastane odasında,
“korona tedbirleri” bahanesiyle
sevdiklerinden, yakınlarından koparılarak
yalnız bırakılmıştı.
İşte o yalnızlıkta neler yaşandı,
kimse bilmiyor.
Belki de hiçbir zaman öğrenilemeyecek.
13 Nisan’ı 14 Nisan’a bağlayan gece yarısında
dönemin İçişleri Bakanı aniden istifa etti.
15 Nisan’da ise istifası kabul edilmedi.
Bir insan ortadan kaldırılacaksa…
Herhâlde en uygun günler ve saatler o günlerdi.
Orada yatan kişi sıradan biri değildi.
Bir siyasi partinin genel başkanıydı.
Ama Sağlık Bakanı bir başsağlığı bile dilemedi.
Dahası…
Sağlık Bakanlığı “ölüden korona bulaşmaz” genelgesi yayımlamış olmasına rağmen
Haydar Baş’ın mübarek naaşı
ailesinden ve sevenlerinden habersiz şekilde
belediye aracıyla alınarak, adeta kaçırılarak
bir mezarlığa götürülmek istendi.
Son anda görevlilerin elinden, mezarlıkta naaş alınarak
mahalle camisinin morguna konuldu. Yarım saat geç kalınsa, gömülmüş olacaktı. Pandemi ile açıklanamayacak, çok şeyler gördük.
O günlerde tüm valiliklere talimat verilmişti.
Şehirler arası giriş ve çıkışlar yasaktı.
Valiliklere giden sevenleri ise şu sözle karşılaştı:
“Kesin emir var. Şehir dışına çıkamazsınız.”
“Hastamız var” diyenlere bile şu cevap veriliyordu:
“Yalan söylemeyin. Haydar Baş’ın cenazesine gideceksiniz.”
Adeta dersine çalışmış valilerle karşılaşılıyordu.
Sanki “korona tedbirleri” ülkemize
sadece Haydar Baş’a uygulanmak üzere gelmişti.
Çünkü kısa bir süre sonra
aynı tedbirlerin büyük kısmı kaldırıldı.
O süreçte başka tanınmış kişiler de vefat etti.
Ama Haydar Baş’a uygulananların benzeri hiç
kimseye uygulanmadı.
Hatırlayın…
O günlerde iktidar partisi genel başkanı
partililerine şöyle sesleniyordu:
“Böyle günlerde bile salonlarımız lebaleb doluyor.”
İşte o günleri hatırlayın…
Bu arada dikkat çekici bir başka gerçek daha vardı.
Ölüm kağıdında ölüm nedeni kalp krizi olarak yazılmasına rağmen,
“korona’dan ölen hoca” denilmesi dahi,
küresel tertibin yerel görünümüydü.
Ailenin de partililerin de
devlete karşı yapabileceği pek bir şey yoktu.
Zaten olamazdı da.
Eğer bir tertip iç ve dış destekle
“pandemi” bahanesiyle yürütülüyorsa
yapabileceğiniz pek bir şey kalmaz.
Hocam, kendisine yönelik bir tehlike gördüğünü açıkça söylüyordu zaman zaman.
Bunu bizzat bana da söylemişti.
2019 yılıydı sanırım.
Susurluk sürecinden sonra
ve çakma davalarla eli kolu bağlanmışken
bana şöyle demişti:
“Evladım…
Devlet bana sahip çıkmazsa
beni öldürecekler.
Çünkü ben taşları yerinden oynattım.”
Bu sözleri asla unutamam.
Yazdığım “Hakikate Adanmış Hayat” kitabının
Sonsöz bölümünde bunlar yer alır.
İsteyenler oradan okuyabilir.
Bugün bunları, vuslatının altıncı yılında tekrar yazmamın nedenini
belki başka bir yazıda anlatırım.
Ama şu kadarını söyleyebilirim:
Büyük insanların hayatları da
ölümleri de birbirine çok benzer.
Haydar Baş
çok sevdiği Ehl-i Beyt imamları gibi yaşadı.
Ve onlar gibi öldü.
Hakikatte onlar ölü değildir.
Ölüm dediğimiz şey yalnızca bedenin ölmesidir.
Onun vefatında
Peygamber Efendimizin vefatıyla da benzerlikler vardır.
Atatürk’ün ölümüyle de…
Düşünen bulur.
Haydar Baş’a gönül verenlerin bilmesi gereken bir gerçek daha var:
Eğer bu ölüm bir tertip ise
o tertip ölümle bitmez.
Ölümden sonra da devam eder.
Bugün bile…
“Koronadan ölmedi diyen haindir” şeklinde konuşan bir parti yöneticisini
bu tablonun neresine koymak gerekir, bilemem.
Kalem kırmak…
İnsanları susturmak…
Bazı kişilerin konuşmaması, yazmaması için
itibar suikastları yapmak…
Bütün bunları da bir yere not edin.
Çünkü bunlar
tertibin hâlâ devam ettiğini düşündüren işaretlerdir.
Dünya çok önemli bir insanı kaybetti.
Biz ise liderimizi, rehberimizi kaybettik.
Ama daha toprağa verilmesinin üzerinden çok geçmeden
15 Nisan’da
“Sakife” toplantısını andıran bir aceleyle
“Kadırga” toplantısı yapılması
ve o toplantının listesinin önceden hazırlanmadığını düşünmek…
Saflık olur.
“Ebubekir’e işaret vermişti” hikâyesini andıran bir üslupla
“ver elini öpeyim” tezgâhlarını görmek için insanın dört gözünün olması gerekir.
İkisi dışarıya bakacak.
İkisi içeriye…
Neyse…
Burada noktalayalım.